Henüz Değil
- Ahmet Yagci
- 2 Oca
- 5 dakikada okunur

02.01.2026
Vaktin görece bol olduğu bir zaman diliminde kitaplığımdaki tüm kitapları karıştırıp aralarından henüz okunmamış veya bir kez daha okumanın faydalı olacağını düşündüğüm bir kitap var mı diye gezinirken gözüm Franz Kafka’nın “Amerika” adlı romanına ilişti. Benim aldığım bir kitap olmadığına emindim ve eşime sorduğumda o da çıkaramadı. Evren sanki Kafka’yı hayatıma sokmak için adeta onu kitaplığın bir köşesinde zamanı geldiğinde beni bulması için yerleştirmiş olmalı diye içimden geçti. Paralel evrenlerin varlığına inandığım için belki de bilincim onu var etti orada. Okurken saçmaladığımı düşündüğünüzü hisseder gibiyim. Tamam kabul fazla uçmadan, muhtemelen eşime gelen bir hediye kitap olarak düşündük onu. Her ne sebeple olursa olsun sanki Kafka’nın tam da şu anda hayatıma girmesi gerek diye inandım ve tarzım olmamasına rağmen -genelde evren, bilinç, din, felsefe, ezoterizm gibi konu başlıklarında bir kitap gördüm mü hemen okurum- hiç tereddüt etmeden ve ertelemeden okumaya başladım. Henüz kitabı yarılamış olmama rağmen az önceki cümlede araya bağlaç ile iliştirdiğim ek bilginin ifade ediliş tarzından Kafka’dan etkilendiğimi fark edenleriniz olabilir belki. Açıkçası ben Kafka ile ilk kez tanışıyorum ve tarzını beğendiğimi şimdiden söyleyebilirim. Esasen dünyaca ünlü kitaplarının başında Dava, Şato ve Dönüşüm gibi eserleri gelse de Amerika benim için bir başlangıç noktası oldu. Kafamda ise Kafka olduğu kadar neden kitaplığımda var olduğunu bile bilmediğim ve ilk defa gördüğüm bir kitaba denk gelmiş olmak hali takılı kaldı. Belki de araştırdıkça yazacağım, yazdıkça açılacağım ve bu yazının sonunda sebebini bulacağım, kim bilir? Belki de bu yazı benim için tamamlanmış bir yazı olarak yarım kalacak; bu da ihtimaller arasında diyebilirim. Neyse biraz Kafka’yı tanımaya çalışalım.
Franz Kafka, Prag doğumlu ve Almanca yazan bir Yahudi aileden geliyor. Babasıyla olan baskılı ve otoriter ilişkisi, Kafka’nın tüm hayatı ve elbette tüm yazıları üzerinde derin izler bırakmış. Sanırım bu noktadan bir yere vara varamam çünkü benim babam ile ilişkim hiçbir zaman böyle olmadı. Kafka daha sonraları Hukuk alanında eğitim görmüş. Hayatı boyunca ise bir sigorta memuru olarak çalışmış. Bu dalı da tutmanın bir anlamı yok elimde kalır; hukuk ve sigorta kim ben kimim. Biraz yazarlık serüvenine bakayım belki bir kesişim noktası yakalayabilirim. Araştırınca yazarlığı asıl varoluşu olarak görmesine rağmen, yazdıklarından sürekli şüphe duyduğunu gördüm. Bu noktada sanki biraz bir şeyler çıkacak gibi duruyor. Kafka, oldukça az eserini hayattayken yayımlatmış ve hiç tanınmadan yaşamış. Şu anda kendimin de -yakın çevrem hariç- hiç tanınmadığım aşikâr. Ayrıca bana ayrılan ömrün sonunda bakalım kaç eser yazacağım bunu da henüz bilmiyorum. Neye el atsam elimde kalıyor. Belki de anlamsız bir bağlantı arayışı benimkisi. İçimdeki yazmak duygusunu tatmin edecek birkaç satıra hayat vermek dışında anlamsız bir meşgale de olabilir. Beyhude zaman öldürme de denilebilir belki. Yazdığı romanların konularına bakıyorum ve karşıma yalnızlık, anlamsızlık, suçluluk ve bireyin sistem karşısındaki çaresizliğini konu alan metinler çıkıyor. Benimle taban tabana zıt. Son olarak ölümüne bakalım. Kafka, 40 yaşında verem hastalığı nedeniyle hayatını kaybetmiş. Neyse ki 40 yaşımı biraz da olsa geçtim. Araştırmayı tam da sonlandırmaya yakınken ilginç bir detay dikkatimi çekiyor. Yazar ölmeden önce yazdıklarının yakılmasını istemiş; ancak arkadaşı Max Brod bu isteği yerine getirmemiş. Düşünsenize bir yazarsınız ve içinizden geldiğince eserler üretiyorsunuz, bu eserleri hiç basmadığınız için neredeyse hiç kimse görmüyor ve tanınmadan ölüp gidiyorsunuz. Ölümünüzden sonra ise modern edebiyatın en etkili yazarlarından biri kabul ediliyorsunuz. Gerçekten çok yazık değil mi? Beynimde bir şimşek çaktı diyebilirim. Sanırım bilincimin Kafka’yı neden araştırdığını ve zaman illüzyonunun neden tam da şu anda hayatımın film şeridinde yer aldığını anladım. Gerçekten düşününce mucize gibi geliyor bana. Şu an bu satırları okurken sizin de meraklandığınızı hissediyorum resmen. Bununla birlikte düşüncelerim size ancak yazmak hızında ulaştığı için yetişmekte zorlanıyorum. Umarım bu yazının sonunda hem kendimi hem de bu satırları okuyan her kimse tatmin edebilirim.
Küçük bir ipucu vermek isterdim. Ama henüz değil…
Birkaç hafta önce katıldığım bir eğitim programında müthiş bir eğitmen ve şahane bir insan olan Aydın Mutlu ile tanışma şansım oldu. Oldukça keyifli geçen bir programın içerisinde hayatım boyunca unutmayacağım bir felsefe ile tanıştım. Sizi buraya kadar getiren şey, bundan sonrasına taşımayacak dedikten sonra anlattığı ikinci bakış açısı ise “Henüz değil” olmuştu. Esasen "Henüz değil" felsefesi, genellikle bir şeyin gerçekleşmesi için henüz uygun zamanın gelmediğini ya da doğru anın beklenmesi gerektiğini ifade ediyor. Hayat her anıyla yaşanılanlar, alınan dersler, hep ileriye doğru bir gelişim ve değişim ile doğru zamanın gelmesi ve bir sabır sınavından ibaret. Hayatımız sürekli beklemek ve vazgeçmek arasındaki ince çizgide gidip geliyor. Bazen ise sabredemiyor ve bırakıyoruz. Ben de tam da bu dönemde böyle bir çizgide karar noktasında idim. Asıl işimin haricinde bir hobi olarak başladığım yazmak, zaman içinde -doğru toprağı bulmuş olsa gerek- içimde kök saldı, filizlendi, dallandı ve meyve vermeye başladı. Üç yıl gibi kısa bir sürede 3 tane kitap çıkardım. İstedim ki bu kitaplar ilgi görsün, başuçlarına konsun, kütüphanelerde yer alsın, kitaplarımı okuyanlar bana mesajlar atsın ve sayfaları kırışa kırışa okunsun. Bunu net olarak istedim; hem de kısa bir zamanda olsun istedim. Sabır gösteremedim. Elbette ki istediğim hemen olmadı. Düşünüce nasıl olsun ki? Belki de hayatımın sonuna kadar da olmayacak. Bunu bilmiyorum. Ama tam da vazgeçmeye başladığım, motivasyonumun kırıldığı ve yazı yazmayı bıraktığım anlarda ilk sinyali Aydın Mutlu bana vermişti; “Henüz değil”. Şu an bu mesajı almadığımı fark ettim. Bilincim ise denemeye devam ediyordu. Franz Kafka’nın “Amerika” adlı romanını hiç beklemediğim bir şekilde karşıma çıkarmış ve benim dikkatimi ikinci kez çekmeye çalışmıştı. İşte bende yanan şimşek tam olarak buydu az önce. Bu şimşeğin de yine amaçsızca nereye gideceğini bilemediğim bir deneme yaptığım esnada çakmış olması da ayrı bir ironi değil de neydi? Nasıl da heyecanlandım ama. Size heyecanım geçti mi bilmiyorum ama kalbimin attığını hissediyorum. Aklımdan geçen cümle ise şimdi değil, ama belki sonra. Yani henüz değil…
Evet belki şu anda yazılarım istediğim hızda okurlara ulaşmıyor olabilir ama bu benim cesaretimi kıramayacak. Korkmuyorum ve geri de durmuyorum. Ertelemeyeceğim. Tembellik de etmeyeceğim. Tam da şu an bu farkındalık içerisinde bir karar alıyorum. Yazmaya devam edeceğim. Zaten nasıl bırakabilirim ki bu noktadan sonra? Geri dönülmez yolu çoktan yarıladığımı hissediyorum. Vazgeçmek ile devam etmek arasındaki ince ip çoktan koptu ve ben devam etmek tarafına düştüm. Yorulacağımın farkındayım. Hemen sonuç göremeyeceğimin de. Bu yolu yalnız yürüyeceğimi de biliyorum. Ama biliyorum ki her an “bitti” demeye çok yakın olacağım. Henüz kendi tarafımdan baktığımda göremediğim “şimdi” nin ardında sonsuz olasılıklar ile “gelecek” var. Kendime bir söz veriyorum. Bu hikâye burada bitmeyecek ve ben zaman ile asla kavga etmeyeceğim. Umut sanki dili düşmüş de hiç kapanmayan bir kapı gibi yanımda duracak.
Kafka, yazdıklarını yetersiz buluyordu. Yazdığı eserlerin çoğunu yayımlatmadı. Ve hatta ölmeden önce de yakın arkadaşlarından yazdıklarını yakmasını istedi. Şimdi düşünüyorum da Kafka’nın hayat hikayesi beni okka gibi bir tokat ile kendime getirdi. Kafka hiçbir zaman vazgeçmedi. Yazı yazmayı da bırakmadı. Yaptığı tek şey sonuç beklememek oldu. Kendi için yazdı. Varsın okur onu anlamasındı. Başka şansı yoktu. Onun için de ip çoktan kopmuştu. Onun hayatı ise “Henüz anlaşılmıyorum” haliydi. Zamanın içerisinde kaybolmuş yalnızlardan biriydi o. Kafka iflah olmaz bir umutsuz kişilik miydi? Evet. Sürekli şüphe içerisinde kıvranıyor muydu? Evet. Kendini yetersiz mi hissediyordu? Evet. Ama asla yazmayı bırakmadı.




Eline sağlık. Bence de yazmayı bırakma. Bizim yazlık sitede sahilde genellersem iki tür yaşlı insan var. Arkadaşlarıyla okey oynayanlar, bir de hobileri olanlar. İkincisi kalmamız lazım. Selamlar