top of page

Evrenin Arka Kapısı

  • Yazarın fotoğrafı: Ahmet Yagci
    Ahmet Yagci
  • 3 gün önce
  • 23 dakikada okunur

İçindekiler


Önsöz

Evren Bir Sahne Midir?

Kara Delikler: Yok Edenler mi, Taşıyanlar mı?

Kapı Kavramı: Fizikten Vahye

Kıyamet: Yıkım mı, Dönüşüm mü?

Kara Delikler, Gök Kapıları ve Yeni Yaratım

Ölüm: Bireysel Kara Delik

Bilgi Kaybolmuyorsa Ahlâk Neden Önemlidir?

Soyunan İnsan

Şeytan, Ego ve Kozmik Sapma

Çoklu Evren, Tek Anlam

İnsan: Evrenin Tanığı mı, Taşıyıcısı mı?

Cennet ve Cehennem: Aynı Yerin İki Hali

Ölümden Sonra Ne Olur?

Evrenin Arka Kapısı

Not

 

Önsöz


Bu araştırma Kuran’daki evren ve gökler ile ilgili ayetler üzerinde araştırma, derin düşünme ve yapay zekâ ile soru-cevap sohbetler sonucu oluşturulmuştur.


Hayat sürekli bir devinimdir. Evrendeki her şey doğar, gelişir, büyür ve ölür. Sonra farklı bir yaratılışla tekrar dirilir. Hiçbir şey yok olmaz. İnsan da evrenin bir parçasıdır. Evrende bildiğimiz ve bilmediğimiz her şey sürekli değişir. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler, kuyruklu yıldızlar, zaman, karanlık madde, karanlık enerji ve elbette kara delikler. Kara delikleri evrendeki her şeyi yutar. Bu araştırmadaki temel sav evrendeki kara deliklerin evrendeki geçici bir süre için akan düzeni yeni bir evren boyutuna taşıyan geçişler olmasıdır. Tanrı’nın yarattığı sonsuz bir döngü bu. İnsan da bu döngünün tam ortasında. Evren başlı başına vardır. Bununla birlikte evreni gerçekten var eden insanın gözlemidir. İnsanın gözlemi olmadan evren sonsuz olasılıklar içeren kuantum düzeyinde enerji dalgalarından başka bir şey değildir.

İnsan Tanrı’nın ilmi olan Ruh ile tek bir bütünü oluşturan parçalardan yalnızca biri olan Bilinçtir. Gözlemci olan bilinç. Evreni tek başına var eden Tanrı’nın ruhu ve ilmidir. Evren katman katmandır. İnsanın yolculuğu bir süreklilik halidir. Bu bilinç içerisinde hayrı ve barışı gözeten, salih ameller işleyen ve birlikten kopmayan insan altlarından ırmaklar akan cennetler ile müjdelenir. Bütünün hayrını gözetmeyen, şeytanın fısıldamalarına kulak kesilip egosunu ıslah edemeyen ve doğru olanı yapmaktan uzaklaşan insan ise bu birlikten kopar ve cehennem olarak adlandırılan halden kendini kurtaramaz.


Evren ve elbette dünya Tanrı yeni bir döngü başlatana kadar geçici bir tiyatro sahnesidir. İnsan ise bu evrende yalnızca dünyaya halife kılınmıştır. İlk patlama anından bu yana genişleyen evrende yaratılan zaman insanın verdiği kararların sonuçlarının deneyimleyebilmesi içindir. Zaman olmasaydı insan düşündüğü her şeyi anında deneyimlerdi. Düşünsenize bahçesinden ayrık otlarını temizleyip yeşillikleri görünür kılmamış bir canlı için her istediğini anında varlık sahnesine taşımak ne kötü olurdu? İnsan günah işleyen, hatalarından öğrenen ve doğru yolu bularak tekâmül etme kapasitesine sahip bir varlıktır. Tanrı Kuran’da eğer günah işlemeseydi onu yok edip tekrar günah işleyen bir varlık yaratacağını söyler.  İnsana hür iradesiyle günah işleme ve doğru yolu bulma özgürlüğü yani emanet verilmiştir. Bu emanet evrende en büyük karadeliklerden birisi olan Ton 618’de bile yoktur. Önemli olan evrendeki boyuttan çok ona hükmedebilme gücüdür. Bu da dünya üzerinde insana verilmiştir. İnsan ise egosu ile yalnızca kendisinin olduğuna inanır. Oysa Tanrı, alemlerin rabbidir. Süreklilik içerisinde yaratılan evrenlerdeki sonsuz alemlerin varlığı bilse de egosu kulağına tek ve özel olduğunu fısıldar.


Sizi araştırma ile sizi evrende heyecanlı bir yolculuğa çıkarmak isterim. Bakalım hangi gök kapısından nereye çıkacağız?


Evren Bir Sahne Midir?

 

Bakara 29: O ki yeryüzündekilerin tamamını sizin için yarattı. Sonra O, göğe isteva etti; onları yedi gök halinde düzenledi. O, Her Şeyi Bilen'dir.

 


Sabit Evren Yanılgısı

İnsan zihni, durağan olanı sever. Değişmeyeni güvenli bulur. Bu yüzden evreni de çoğu zaman sabit bir yapı gibi düşünür: Başladı, genişledi ve bir gün bitecek. Bu bakış açısı sezgisel olarak rahatlatıcıdır; çünkü sınırları bellidir. Oysa modern fizik, bu rahatlığı çoktan bozmuştur. Evren artık bir “şey” değil, bir olay olarak tanımlanıyor. Uzay ve zaman, arka planda duran pasif bir sahne değil; bizzat oyunun kendisidir. Kütle büküyor, hız zamanı yavaşlatıyor, gözlem sonucu değiştiriyor. Yani evren, içinde olanlardan bağımsız değildir. Bu noktada soru şudur:


Eğer evren bir nesne değilse, sonu nasıl bir “son” olabilir?


Uzay-Zaman: Dekor Değil, Aktör

Einstein’dan önce uzay ve zaman, sahnenin tahtaları gibiydi. Oyuncular değişirdi ama zemin aynı kalırdı. Einstein bu algıyı kökünden sarstı. Artık biliyoruz ki:

  • Zaman hızla değişir

  • Mekân kütleyle eğilir

  • Ø  Evren tepkisiz değildir


Uzay-zaman, olup biteni kaydeden değil, şekillendiren bir yapıdır. Bu da şu anlama gelir: Evren, sadece olayların gerçekleştiği yer değil, olayların kendisidir. Bir sahne varsa bile, bu sahne sabit değildir; akışkandır, esnektir, dönüşür.

 

Sahne Metaforu Neden Güçlüdür?

“Sahne” metaforu basit ama derindir. Çünkü sahne:

  • Kalıcı değildir

  • Oyun bittiğinde değişir

  • Aynı oyuncular, başka bir oyunda yer alabilir


Eğer evren bir sahneyse:

  • Fizik kuralları dekor olabilir

  • Zaman perde olabilir

  • Ölüm, sahneden çıkış anı olabilir


Bu metafor, yokluğu değil geçişi ima eder. İnsan için asıl rahatsız edici olan da budur. Çünkü geçiş fikri, sorumluluğu beraberinde getirir. Eğer sahne değişiyorsa, oyuncunun izleri silinmez.

 

Vahiy Dilinde Sahne Değişimi

Kur’an’da evren sabit bir yapı gibi anlatılmaz. Aksine, sürekli fiillerle tarif edilir:

  • Dürülür

  • Yarılır

  • Değiştirilir

  • Yeniden inşa edilir


Bu fiiller mimari değil, ontolojik fiillerdir. Bir binanın değil, bir varoluş düzeninin dönüşümünü anlatırlar. Özellikle dikkat çekici olan şudur: Yok edilmekten değil, başka bir hâle geçirilmekten söz edilir. Bu da sahne metaforunu güçlendirir. Çünkü sahne yıkılmaz; değişir.

 

Son Fikri Neden Bu Kadar Israrcı?

İnsan, “son” fikrine tutunur çünkü:

  • Kontrol duygusu verir

  • Anlamı sınırlar

  • Hesaplaşmayı erteler


Oysa geçiş fikri:

  • Hesabı zorunlu kılar

  • İz bırakmayı anlamlı hâle getirir

  • Hayatı ağırlaştırır ama derinleştirir


Eğer evren tek sahneden ibaret değilse, hiçbir eylem sadece “bu an”a ait değildir. Bu yüzden belki de insan, evreni mezarlık gibi görmek ister. Çünkü mezarlıkta hikâye biter. Sahne değişiminde ise hikâye devam eder. Evreni “son” üzerinden değil, eşik üzerinden okumayı deneyelim. Çünkü eşik varsa, kapı da vardır. Ve kapı varsa, geçiş ihtimali hep açıktır.


Bir düşünsenize belki de evrenin en büyük sırrı, ne kadar büyük olduğu değil; kaç kez değiştiğidir.


Kara Delikler: Yok Edenler mi, Taşıyanlar mı?

 

Yasin 12: Kuşkusuz ölüleri Biz diriltiriz Biz. Önceden yapıp gönderdiklerini ve geride bıraktıklarını yazarız. Biz her şeyi bir "imam-ı mubin"de kayıt altına almışızdır.

 

 

Korkunun Bilimi

Kara delikler, modern bilimin en karanlık imgelerinden biridir. Adı bile bunu çağrıştırır: kara ve delik. Işığın bile kaçamadığı, her şeyin yutulduğu bir kozmik boşluk. İnsan zihni için bundan daha ürkütücü bir metafor zor bulunur. Bu yüzden uzun süre kara delikler evrenin çöplüğü ve geri dönüşsüz yok oluş noktası olarak düşünüldü. Fakat bilim ilerledikçe korkunun dili çözülmeye başladı. Çünkü evren, sandığımız kadar savurgan değildi.

 

Olay Ufku: Bir Son mu, Bir Sınır mı?

Bir kara deliğin en kritik noktası olay ufkudur. Bu sınır geçildiğinde geri dönüş yoktur. Ancak bu “yokluk” değil, iletişimsizliktir. Olay ufkunun anlamı şudur:

  • İçeride olan biten, dışarıya ulaşamaz

  • Ama içeride olan biten olmaktan vazgeçmez


Bu çok ince ama hayati bir ayrımdır. Olay ufku, varoluşun bittiği yer değil; bizim evrenimizle bağın koptuğu eştir. Bu noktada soru değişir: Bir şey bize ulaşamıyorsa, gerçekten yok mu olmuştur?

 

Bilgi Paradoksu ve Evrenin Ahlâkı

Fizikte “bilgi” çok özel bir kavramdır. Bilgi, sadece veri değildir; bir sistemin geçmişini taşıyan izdir. Ve modern fizik, şunu söyler: Bilgi yok olmaz. İşte kara delikler bu ilkeyi tehdit ediyordu. Eğer kara delik her şeyi silip atıyorsa, evren kendi temel kuralını çiğniyor demekti. Bu kabul edilemezdi. Bu yüzden “bilgi paradoksu” doğdu. Bugün gelinen noktada ise güçlü bir fikir var:

  • Kara delikler bilgiyi yok etmiyor

  • Bilgiyi aşırı yoğunlaştırılmış hâlde taşıyor

  • Bilgi, başka bir düzlemde korunuyor olabilir


Evren, izleri silmiyor. Sadece saklama biçimini değiştiriyor.

 

Beyaz Delik İhtimali: Çıkış Nerede?

Kara deliğin matematiksel karşılığı olan beyaz delik, sadece teorik bir fikir değildir; kara deliğin zaman tersidir. Beyaz delik:

  • İçeri hiçbir şey almaz

  • Sürekli dışarı verir


Bu şu ihtimali doğurur: Kara delik bir evrende girişse, beyaz delik başka bir evrende çıkış olabilir. Bu durumda kara delik:

  • Yok eden değil

  • Taşıyan bir yapı olur


Bir evrende sıkışan şey, başka bir evrende açığa çıkar.

 

Kara Delik Bir Rahim Olabilir mi?

Bu düşünce rahatsız edicidir ama güçlüdür. Kara delik bir mezar değil, rahim olabilir.

Rahim:

  • Kapalıdır

  • Karanlıktır

  • Yoğunluk vardır

  • Dışarıdan bakıldığında “hiçlik” gibi görünür


Ama içeride:

  • Yapı oluşur

  • Dönüşüm vardır

  • Yeni bir başlangıç hazırlanır


Kara delikler de tam olarak bunu yapıyor olabilir:

  • Maddeyi değil, düzeni parçalıyor

  • Yeni bir düzenin koşullarını hazırlıyor

 

İnsan Neden Kara Delikten Korkar?

Çünkü kara delik, insanın kontrol fantezisini yıkar. Kara delik şunu söyler:

  • Her şey senin gözünün önünde olmak zorunda değil

  • Anlayamadığın şey yok olmak zorunda değil

  • Evren, sana açıklama borçlu değil


Bu, modern insan için ağır bir fikirdir. Ama aynı zamanda özgürleştiricidir. Çünkü evrenin anlamı, insanın bakışıyla sınırlı değildir. Kara delikleri “son” olarak değil, eşik olarak düşünmeye cesaret edelim. Çünkü bir eşik varsa, orada mutlaka iki taraf vardır. Belki de kara deliklerin en karanlık tarafı, içlerinde ne olduğu değil; onların bize evrenin tek yönlü olmadığını fısıldamasıdır.

 

Kapı Kavramı: Fizikten Vahye

 

Nebe 19: Gökyüzü açılmış ve kapı kapı olmuştur.

 

 

Kapı Nedir?

Kapı, gündelik hayatta fark etmeden kullandığımız ama derin bir anlam taşıyan bir kavramdır. Kapı, bir mekân değildir; iki mekân arasındaki eşiktir. Ne tamamen buradadır ne tamamen orada. Açıldığında geçişe izin verir, kapandığında ayrım koyar. Bu yüzden kapılar:

  • Sonları değil

  • Geçişleri temsil eder


Bir kapının varlığı, birden fazla alanın varlığını zorunlu kılar. Tek mekânlı bir dünyada kapıya ihtiyaç yoktur.

 

Fizikte Kapılar: Eşik Kavramı

Modern fizikte “eşik” kavramı merkezi bir rol oynar:

  • Işık hızına yaklaşmak

  • Olay ufkunu geçmek

  • Kuantum tünelleme

  • Faz geçişleri


Bu eşiklerin ortak özelliği eşiği geçmeden önce geçişin neye benzediğini tam olarak bilemez olmanızdır. Eşik geçildiğinde:

  • Kurallar değişir

  • Tanımlar yetersiz kalır

  • Eski dil çöker


Olay ufku bu anlamda fiziksel bir kapıdır. İçeri girildiğinde uzay ve zaman, bildiğimiz anlamını kaybeder.

 

Vahiy Dilinde Kapı

Kur’an’da “kapı” kelimesi basit bir mimari unsur olarak kullanılmaz. Özellikle “gök kapıları” ifadesi, maddi bir yapıyı değil, kozmik bir geçişi çağrıştırır. “Kapıların açılması” ifadesi:

  • Bir düzenin çözülmesini

  • Yeni bir düzenin başlamasını

  • Perdenin aralanmasını anlatır


Burada önemli olan şudur: Kapılar keyfî açılmaz. Bir zaman, bir sebep ve bir anlam vardır.

 

Gök Kapıları ve Kozmik Geçiş

“Gök” kavramı, Kur’an’da sadece fiziksel gökyüzünü ifade etmez. Aynı zamanda:

  • Üst düzeni

  • Görünmeyeni

  • İnsanı aşan alanı temsil eder


Dolayısıyla “gök kapıları” fiziksel evrenin sınırlarında yer alan geçiş noktalarıdır. Bu noktada kara delikler, bu tanıma şaşırtıcı biçimde uyar:

  • Görünmez sınırlar

  • Geri dönüşsüz eşikler

  • Fizik kurallarının çöktüğü alanlar


Bu bir özdeşlik iddiası değildir; bir anlam örtüşmesidir.

 

Kapı Neden Korkutur?

Çünkü kapı belirsizliktir. İnsan, içinde bulunduğu odayı tanır; kapının ardını değil. Bu yüzden kapılar:

  • Merak uyandırır

  • Korku doğurur

  • Direnç oluşturur


Ölüm de böyledir. İnsan ölümü bir son gibi düşünerek kendini rahatlatır. Kapı olarak düşünmek ise cesaret ister; çünkü kapı, devam ihtimali taşır. Devam varsa, sorumluluk da vardır.

 

Kapı Metaforunun Ahlâkî Boyutu

Eğer evren kapılarla doluysa, hiçbir şey tamamen kapanmaz. Bu da şu anlama gelir:

  • Yapılan hiçbir şey bütünüyle silinmez

  • Her eylem bir iz bırakır

  • Geçişler, hesaplaşmayı ertelenmez hâle getirir


Kapı metaforu, ahlâkı metafizik bir zorunluluk hâline getirir. Evrenin dilini, kapılar ve eşikler üzerinden okumayı deneyelim. Çünkü kapı varsa:

  • İçerisi ve dışarısı vardır

  • Önce ve sonra vardır


Belki de insanın en büyük yanılgısı, kapıları duvar sanmasıdır. Oysa bazı duvarlar, sadece henüz açılmamış kapılardır.

   

Kıyamet: Yıkım mı, Dönüşüm mü?

 

İbrahim 48: O Gün yeryüzü ve gökler başka bir hale dönüştürülür. Ve onlar, bir ve gücüne karşı konulamaz Allah'ın huzuruna çıkarlar.

 

 

Kıyameti Nasıl Hayal Ediyoruz?

Kıyamet denildiğinde zihinde çoğu zaman tek bir görüntü belirir: patlama, çöküş, kaos ve yok oluş. Göklerin parçalandığı, yerin yarıldığı, her şeyin sona erdiği bir an. Bu imgeler güçlüdür ama yanıltıcı olabilir. Çünkü bu imgeler, kıyameti bir bitiş olarak kodlar. Oysa Kur’an’ın dili, kıyameti bir “son”dan çok, bir eşik olarak anlatır. Soruyu baştan sormak gerekir: Kıyamet neyin sonudur?

 

“Kopma” Kelimesinin Yanılgısı

Türkçede “kıyamet kopması” ifadesi yaygındır. Bu ifade, her şeyin bağının koptuğu, düzenin dağıldığı bir sahne çağrıştırır. Ancak Kur’an’daki karşılığı olan “kıyam”, ayakta durma, doğrulma ve ortaya çıkma anlamları taşır. Bu anlam kayması önemlidir. Çünkü kıyamet:

  • Çöküş değil

  • Ayağa kalkıştır

  • Gizlinin açığa çıkmasıdır


Yani düzen bozulur ama amaç bozulma değildir; açığa çıkıştır.

 

Göklerin ve Yerin “Değiştirilmesi”

Kur’an’da geçen çarpıcı bir ifade vardır: “O gün yer başka bir yerle, gökler başka göklerle değiştirilir.”

Burada yok etme yoktur; değiştirme vardır. Bu, mimari bir yıkım değil, ontolojik bir dönüşümdür. Sahne yıkılmaz; yenilenir. Modern kozmoloji de evrenin:

  • Donarak

  • Çökerek

  • Faz değiştirerek başka bir hâle geçebileceğini söyler.


Yani fizik de artık kıyameti, ani bir yok oluş olarak değil, kozmik bir geçiş olarak düşünmektedir.

 

Toplu Geçiş Fikri

Eğer kara delikler bireysel ölçekte birer eşikse, kıyamet bu eşiklerin evrensel ölçekte yaşanması olabilir. Tüm evrenin bir olay ufkunu geçmesi gibi. Bu düşünce şunu önerir:

  • Zaman çizgisel olmaktan çıkar

  • Mekân anlamını kaybeder

  • Eski düzen kapanır


Ama bu kapanış, mutlak karanlık değildir. Aksine, yeni bir düzenin ön şartıdır.

 

Kıyamet ve Adalet İlişkisi

Kıyamet anlatılarında en güçlü vurgu adalettir. Çünkü kıyamet, sadece fiziksel bir olay değil; ahlâkî bir zorunluluktur. Eğer evren sadece kapanıp siliniyorsa:

  • Adalet anlamsızlaşır

  • Sorumluluk zayıflar

  • İyilik ve kötülük aynı sona gider


Ama kıyamet bir geçişse:

  • İzler taşınır

  • Hesap ertelenmez

  • Anlam korunur


Bu yüzden kıyamet, korkutucu olduğu kadar zorunludur.

 

İnsan Kıyametten Neden Kaçar?

Çünkü kıyamet fikri, insanı merkezden indirir. İnsan, kendi zamanını mutlak sanmak ister. Kıyamet ise şunu söyler:

  • Senin takvimin evrenin takvimi değildir

  • Senin sahnen sınırsız değildir


Bu, modern birey için ağır bir yüzleşmedir. Çünkü insan hem anlam ister hem hesap istemez. Kıyameti bir yıkım olarak değil, zorunlu bir dönüşüm olarak düşünelim. Çünkü dönüşüm yoksa, anlam da yoktur. Belki de kıyamet, evrenin son cümlesi değil; noktalama işaretidir.

Bir paragraf biter, diğeri başlar.

  

Kara Delikler, Gök Kapıları ve Yeni Yaratım

 

Tekvir 1-14: Rahmeti Bol ve Kesintisiz Olan Allah'ın Adıyla. Güneş köreltildiği zaman, Yıldızlar bulanıklaştığı zaman, Dağlar yürütüldüğü zaman, Gebe develer başıboş bırakıldığı zaman, Vahşi hayvanlar bir araya toplandıkları zaman, Denizler kaynatıldığı zaman, Nefisler eşleştirildiği zaman, O diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğu zaman; Hangi suçtan dolayı öldürüldüğü! Defterler açıldığı zaman, Gök soyulduğu zaman, Cehennem kızıştırıldığı zaman, Cennet yaklaştırıldığı zaman, İnsan, kendisi ile ne getirdiğini görecektir.

 

 

Evrenin Sonu mu, Eşiği mi?

İnsan, bilinmeyeni çoğu zaman “son” kelimesiyle tanımlar. Ufkun ötesini yokluk sanır. Oysa modern kozmoloji, evrenin en uç noktalarında bile mutlak yokluğa rastlamıyor. Kara delikler bunun en çarpıcı örneği. Bir kara delik, maddenin yutulduğu bir mezar olmaktan çok, uzay-zamanın klasik kurallarının çöktüğü bir eşiktir. Olay ufkunu geçen hiçbir şeyin geri dönmemesi, onun yok edici olduğu anlamına gelmez; sadece bildiğimiz evren düzeninin orada sona erdiğini gösterir. Belki de mesele şudur: Evren bitmiyor, biçim değiştiriyor.

 

Kara Deliklerin Fiziği: Yok Oluş Yanılgısı

Uzun yıllar boyunca kara delikler, her şeyi silen kozmik çukurlar olarak düşünüldü. Ancak kuantum fiziği ve genel görelilik birlikte ele alındığında bu bakış açısı çatlamaya başladı. Bugün fizik şunu söylüyor:

  • Bilgi yok olmuyor

  • Evren, mutlak silinmeye izin vermiyor

  • Kara delikler bilgiyi yutmak yerine dönüştürüyor


Hawking radyasyonu, bilgi paradoksu ve beyaz delik teorileri şunu fısıldıyor: Kara delik, başka bir uzay-zamanın başlangıç noktası olabilir. Bu durumda bir evrende “ölüm” olan şey, başka bir evrende “doğum” anlamına gelir.

 

Vahiy Dilinde “Kapı” Kavramı

Kur’an’da dikkat çekici bir dil kullanılır:

  • Göklerin yarılması

  • Göklerin dürülmesi

  • Göklerin değiştirilmesi

  • Gök kapılarının açılması


Bu ifadeler mimari değil, ontolojiktir. Yani bina anlatmaz; varoluşun biçim değiştirmesini anlatır. Kapı kavramı özellikle önemlidir. Çünkü kapı:

  • Bir son değildir

  • Bir geçiştir

  • İki farklı mekân veya hâl arasında eştir


Bu açıdan bakıldığında “gök kapıları” evrenin içinden evrene açılan kozmik eşikler olabilir. Kara delikler, fiziksel düzlemde bu eşiklerin en güçlü adaylarıdır.

 

Kıyamet: Yok Oluş Değil, Sahne Değişimi

Kıyamet çoğu zaman her şeyin silinmesi olarak hayal edilir. Oysa Kur’an’ın dili buna izin vermez. Ayetler, “tamamen yok etmekten” değil, başka bir yaratılışa geçmekten söz eder.

“O gün yer başka bir yerle, gökler başka göklerle değiştirilir.”


Bu cümlede yıkım değil, yer değiştirme vardır. Mevcut kozmik sahne kapanır; yeni bir sahne açılır. Kara delik teorileriyle birlikte düşünüldüğünde kıyamet evrenin toplu hâlde olay ufkunu geçmesi gibidir.

 

Ölümün Yeniden Tanımı

Eğer evrenler arası geçiş mümkünse, ölüm mutlak son olmaktan çıkar. Ölüm, bireysel ölçekte yaşanan bir kozmik eşik olur. Bu yüzden Kur’an:

  • “Yok olmak” demez

  • “Ölümü tatmak” der


Tatmak, var olmaya devam eden bir öznenin fiilidir. Yani özne vardır; sadece deneyim alanı değişir. Bu bakışla ölüm bilincin evren değiştirmesidir.

 

Kara Delik – Mahşer – Yeni Evren

Bu noktada üç kavram birbirine yaklaşır:

  • Kara delik: Fiziksel eşik

  • Mahşer: Ontolojik yüzleşme alanı

  • Yeni yaratım: Varoluşun devamı


Kara delik, bilginin kaybolmadığı bir geçiştir. Mahşer, izlerin silinmediği bir hesap alanıdır. Yeni yaratım ise sürekliliğin ifadesidir. Evren, tek kullanımlık bir yapı değil; çok perdeli bir anlatıdır.

 

Sonuç: Evren Mezarlık Değil, Rahimdir

Belki de insanın en büyük yanılgısı, evreni mezarlık gibi görmesidir. Oysa hem fizik hem vahiy başka bir ihtimali gösterir: Evren doğurur. Kara delikler bu doğumun sancılı noktaları olabilir. Gök kapıları kapanırken, başka bir yerde açılır. Son dediğimiz şey, yalnızca bizim bulunduğumuz sahnenin kapanışıdır. Ve belki de ölüm, evrenin arka kapısından çıkmaktır.

  

Ölüm: Bireysel Kara Delik

 

Ali İmran 185: Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet Günü'nde yaptıklarınızın karşılığı, tam olarak verilecektir. Her kim Cehennem'den uzaklaştırılıp Cennet'e konursa, kuşkusuz o kurtulmuştur. Zaten dünya hayatı, aldatıcı geçimlikten başka bir şey değildir.

 

 

Ölümü Neden Anlatamıyoruz?

İnsan ölümü konuşur ama anlatamaz. Çünkü ölüm, anlatının bittiği yer gibi algılanır. Dil, devam edene ihtiyaç duyar; oysa ölüm “son” olarak kodlanmıştır. Bu yüzden ölüm hakkında konuşurken ya susarız ya da mecaza sığınırız. Fakat belki de sorun ölümü yanlış yere koyuyoruz. Eğer ölüm bir son değilse, dilimiz de ona uygun değildir.

 

Ölümün Fiziksel Tanımı Yetersizdir

Biyoloji ölümü şöyle tanımlar:

  • Hücrelerin durması

  • Beynin elektriksel faaliyetinin sona ermesi

  • Organizmanın işlevini kaybetmesi


Bu tanım doğrudur ama eksiktir. Çünkü şunu açıklamaz:

  • Bilinç nereye gider?

  • Deneyim neden tamamen “hiçlik” olmaz?

  • İnsan neden ölümü sezgisel olarak bir geçiş gibi hisseder?


Fiziksel açıklama, mekanizmayı anlatır; anlamı değil.

 

Bireysel Olay Ufku

Bir kara delikte olay ufku neyse, ölüm de birey için odur. Ölüm anı:

  • Geri dönüşsüzdür

  • Gözlemlenemez

  • Deneyimi paylaşılmaz


Ama bu, içeride bir şey olmadığı anlamına gelmez. Olay ufkunun içi bilinmezdir ama yok değildir. Ölüm de böyledir. Dışarıdan bakıldığında sessizlik vardır; içeride ise başka bir düzen başlamış olabilir. Bu yüzden ölüm bireysel bir kara delik deneyimi olarak düşünülebilir.

 

“Ölümü Tatmak” Ne Demektir?

Kur’an’da ölüm için kullanılan ifade dikkat çekicidir:

“Her nefis ölümü tadacaktır.”

Tatmak:

  • Yok olanın fiili değildir

  • Deneyimleyen bir özne gerektirir

  • Sürekliliğe işaret eder


Bu dil, ölümün özneyi silmediğini ima eder. Öznenin deneyim alanı değişir, kendisi değil. Bu noktada lüm:

  • Bilincin kapanması değil

  • Bilincin koordinat değiştirmesi olur

 

Ruh Kavramını Yeniden Düşünmek

Ruh çoğu zaman bedenden bağımsız bir “şey” gibi hayal edilir. Oysa belki de ruh:

  • Bir nesne değil

  • Bir taşıyıcılık biçimidir


Bilgi nasıl farklı ortamlarda var olabiliyorsa, bilinç de farklı düzenlerde var olabilir. Bu bakışla ruh bilincin evrenler arası taşınabilirliğidir. Bu, ruhu somutlaştırmaz; aksine onu işlevsel hâle getirir.

 

Ölüm Korkusu Nereden Gelir?

İnsan ölümden değil, bilinmezlikten korkar. Ama bu bilinmezlik çoğu zaman “hiçlik” olarak kodlanır. Eğer ölüm bir geçişse, korku biçim değiştirir. Artık soru şu olur:

  • Ne olacak? değil

  • Ne ile karşılaşacağım?


Bu da korkuyu ahlâkî bir alana taşır. Çünkü geçiş varsa, izler de vardır. Ölümü, mutlak karanlık değil, kişisel bir eşik olarak düşünelim. Çünkü eşik varsa:

  • Yüzleşme vardır

  • Devam ihtimali vardır

  • Anlam vardır

 

Bilgi Kaybolmuyorsa Ahlâk Neden Önemlidir?

 

Nebe 29: Oysa Biz, her şeyi yazıp kaydettik.

 

 

Evrenin Hafızası Var mı?

Modern fizik, şaşırtıcı bir noktaya gelmiştir: Evren, olan biteni unutmaz. Kuantum düzeyinde bir parçacığın geçmişi, gelecekteki davranışını etkileyebilir. Bilgi korunumu ilkesi, sadece teknik bir kural değil; evrenin hafıza sahibi olduğunu ima eder. Eğer bilgi kaybolmuyorsa, şu soru kaçınılmazdır: Evren, olan biteni hatırlıyor mu? Bu soru bilimsel olduğu kadar ahlâkîdir.

 

Bilgi ile İz Arasındaki Fark

Bilgi, sadece rakamlar veya ölçümler değildir. Bilgi:

  • Bir olayın izi

  • Bir eylemin kaydı

  • Bir seçimin yankısıdır


İnsan hayatı da izlerden oluşur. Söylenen bir söz, yapılan bir tercih, sessizce geçilen bir an… Hepsi evrende bir iz bırakır. Eğer evren bu izleri siliyorsa, ahlâk rastlantıya dönüşür. Eğer silmiyorsa, ahlâk zorunlu hâle gelir.

 

Amel Kaydı: Dini Bir Metafor mu?

“Amel defteri” kavramı çoğu zaman sembolik kabul edilir. Oysa bu kavram, evrenin hafızası fikriyle birlikte düşünüldüğünde şaşırtıcı bir derinlik kazanır. Amel defteri:

  • Fiziksel bir kitap olmak zorunda değildir

  • Bilincin evrende bıraktığı izlerin toplamıdır


Bu bakışla hiçbir şey gerçekten gizli değildir. Sadece henüz açığa çıkmamıştır.

 

Mahşer: Hesap Alanı mı, Açığa Çıkış Alanı mı?

Mahşer, çoğu zaman bir yargı sahnesi gibi hayal edilir. Oysa kelime anlamı, “toplanma”dır. Yani mahşer:

  • Cezalandırma alanı değil

  • Toplanma ve açığa çıkma alanıdır


Bilgiler toplanır. İzler bir araya gelir. Parçalanmış hikâye, bütün hâlinde görünür. Bu, yargıdan önce anlama anıdır.

 

Ahlâk Neden Kaçınılmazdır?

Eğer evren tek kullanımlık bir sahne olsaydı, ahlâk lüks olurdu. Ama evren:

  • Hatırlıyorsa

  • Taşıyorsa

  • Devam ediyorsa ahlâk bir tercih değil, doğal sonuç olur.


İyilik ve kötülük:

  • Sadece toplumsal kurallar değildir

  • Evrenle kurulan ilişkinin biçimleridir

 

İnsan Kendini Kandırabilir mi?

İnsan başkalarını kandırabilir. Hatta kendini bile bir süreliğine kandırabilir. Ama evreni kandıramaz. Çünkü evren:

  • Niyeti de kaydeder

  • Sessizliği de

  • Vazgeçişi de


Bu yüzden ahlâk, görünenden çok görünmeyenle ilgilidir. Eğer evrende hiçbir şey kaybolmuyorsa, hiçbir şey önemsiz değildir. Bu, ahlâkı bir baskı değil, kozmik bir gerçeklik hâline getirir. Belki de ahlâk, evrenin hafızasına duyulan saygıdır.

 

Soyunan İnsan

 

Ara’f 27: Ey ademoğulları! Şeytan kötülüklerini onlara göstermek için, libaslarını soyarak, ana babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de bir fitneye düşürmesin. O ve taraftarları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları iman etmeyenlere evliya kıldık.

 

 

İnsan, tarih boyunca hep bir şey kaybetti. Ama çoğu zaman neyi kaybettiğini fark etmeden.

Kur’an, bu ayette insanın ilk düşüşünü bir “yasak ihlali” olarak değil, bir soyunma olarak anlatır. Bu, rastgele seçilmiş bir kelime değildir. Çünkü insan, önce çıplak kalır; sonra düşer. Önce sınırlarını kaybeder; sonra yönünü. Elbise burada bir kumaş değildir. Elbise, insanın kendisiyle arasındaki mesafedir. Utançtır, ölçüdür, durabilme yeteneğidir. Elbise, insanın “her şeyi yapabilirim” demeden önce kendine sorduğu o son sorudur. Şeytan, bu soruyu susturur.

“Elbiselerini soyup edep yerlerini göstermesi” ifadesinin fiziksel çıplaklık olmadığını anlamak lazım.


Kur’an’da elbise:

  • Korunma

  • Haya

  • Kimlik

  • Sınır bilinci anlamlarını taşır.


Dolayısıyla burada anlatılan şeytanın insanın mahremiyetini, kendine saygısını ve sınır bilincini elinden almaya çalıştığıdır.


Şeytan, insanı kötülüğe ikna ederek değil; kötülüğü görünmez kılarak yener. Yasak olanı cazip göstermesi, günahı süslemesi ya da haramı makulleştirmesi ikinci aşamadır. İlk aşama, insanın kendini seyirlik hâle getirmesidir. Günümüzde insan mahremiyetini kendi elleriyle açıyor, sınırlarını “özgürlük” adına eritiyor ve utancı da “baskı” olarak adlandırıyor. Ve farkında olmadan soyunuyor.

Kur’an’ın binlerce yıl önce anlattığı sahne, bugün ekranlarda, sokaklarda ve dilin içinde tekrar ediyor. Ama bu kez ağaç yok, cennet yok; sadece alışkanlıklar var.


Ayetin belki de en sarsıcı kısmı şudur: “Çünkü şeytan ve soyu, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.” Bu, bir güç gösterisi değildir. Bu, bir strateji tarifidir. Şeytan, görünmezdir çünkü bağırmaz. Şeytan, sessizdir çünkü acele etmez. Şeytan, sabırlıdır çünkü insanı bekler.

İnsan, kendini güvende hissettiği anda savunmasızdır. Çünkü tehlikeyi artık dışarıda arar; içeride değil. Oysa asıl çatlak, bilincin içindedir. Şeytan oradan sızar.


Kur’an’ın “iman etmeyenlere şeytanları dost kıldık” ifadesi, ilahi bir terk ediş değil; insani bir hizalanmayı anlatır. İnsan, inancı terk ettiğinde boşlukta kalmaz. Boşluk diye bir şey yoktur. Boşluk, hemen dolar. Bu doluş bazen ideolojiyle, bazen hazla, bazen güçle olur. Ama hepsi aynı yere çıkar: Sorumluluktan kaçan bir özgürlük. Şeytan, insanın dostu olmaz. İnsan, şeytanın dilini öğrenir.


Bu ayet, insana cennetten çıkışın bir mekân değişikliği değil, bir bilinç kaybı olduğunu söyler. Ve her bilinç kaybı, önce utanmanın kaybolmasıyla başlar. İnsan, kendini seyirlik hâle getirdiği gün cennetten çıkar. İnsan, her şeyi normalleştirdiği gün yolunu kaybeder. “Evrenin Arka Kapısı” tam da burada açılır. Çünkü evren, sadece yıldızlardan ve kara deliklerden ibaret değildir. Evren, insanın içinde de katman katmandır. Ve bazı kapılar, ön taraftan değil; arka taraftan açılır. Şeytan o kapıyı bilir. İnsan ise çoğu zaman unutur. Bu yüzden Kur’an uyarır: “Sakın sizi de aldatmasın.” Çünkü aldanmak, bir anda olmaz. Aldanmak, yavaş yavaş alışmaktır. İnsan, soyunduğunu fark ettiğinde çoktan üşümeye başlamıştır.


“Ey Âdem oğulları!” hitabı neyi gösterir? Bu hitap:

  • Sadece Âdem’i değil

  • Onun soyundan gelen herkesin ortak kaderini muhatap alır.


Yani ayet şunu söyler: “Bu anlatılan şey tarihsel bir olay değil, sürekli tekrar edebilecek bir insan hâlidir.” Şeytan–insan ilişkisi geçmişte kalmış bir hikâye değil, bugün de aktiftir. Yani ayet, modern dünyayı tarif eder gibi konuşur.


Şeytanın insanı cennetten çıkarmasını sadece mekân olarak mı algılamak lazım? Kesinlikle hayır. Cennet burada fiziksel bir yer olmanın yanında insanın içsel dengesi, huzuru ve bütünlüğüdür. Şeytanın asıl başarısı insanı bir yerden kovmak değil, iç huzurundan çıkarmaktır. Bugün birçok insan maddi olarak “yerinde” ama ruhsal olarak “cennetten çıkmış” hâlde yaşar. Ayet tam da bunu hatırlatır.


En kritik noktalardan birisi de “Sizi de benzer bir belânın içine atmasın” bölümüdür. Kur’an insana şunu söylüyor: Aynı yöntem, farklı kılıklarla tekrar eder. Şeytan aynı günahı birebir kopyalamaz. Aynı zaafı hedef alır. Âdem ve Havva’da olanlar;

  • Merak

  • Acele

  • “Daha fazlası” arzusu


Bugünün Âdem ve Havva’larında olanlar ise;

  • Kontrolsüz özgürlük

  • Haz kutsaması

  • Sınırların anlamsızlaştırılması


Dikkat ederseniz yöntem aynı, sahne değişik.


“Onlar sizi görür, siz onları göremezsiniz” ifadesi ise şeytanın ontolojik üstünlüğü değil, görünmezlik avantajını anlatır. Şeytan:

  • Açık saldırmaz

  • Fısıldar

  • Normalleştirir

  • Masumlaştırır


Bu yüzden Kur’an sürekli “Uyanık olun” der, “Silahlanın” demez.

“Şeytanları iman etmeyenlere dost kıldık” ifadesi de genellikle kalbini açmakta zorlananların çok yanlış anladığı bir cümledir. Bu şu anlama gelmez: “Allah insanları şeytana teslim etti”

Asıl anlamı şudur: “İnancı ve sorumluluk bilincini terk eden insan, farkında olmadan şeytanla aynı dili konuşur.” Yani:

  • Aynı değerleri savunur

  • Aynı şeyleri normal görür

  • Aynı hedeflere yönelir


Bu bir sonuçtur, ceza değil.


Sonuç olarak ayet şunu söyler: “Şeytan seni doğrudan kötülüğe çağırmaz; önce kimliğini, sonra sınırlarını, en sonunda da huzurunu alır. Ve bunu çoğu zaman sen fark etmeden yapar.”

“Evrenin Arka Kapısı” bağlamında bu ayet şunu tamamlar:

  • Evren sadece fiziksel bir yapı değil

  • İnsan sadece biyolojik bir varlık değil

  • Mücadele sadece dışarıda değil, bilincin içinde


Şeytan, “arka kapıdan” girer. Gürültüyle değil, alışkanlıkla.

  

Şeytan, Ego ve Kozmik Sapma

 

Nisa 120: Şeytan, onlara vaatlerde bulunup, onları kuruntulara sürükler. Şeytan, ancak aldatmak için vaatte bulunur.

 

 

 

Şeytan Bir Varlık mı, Bir İlke mi?

Şeytan çoğu zaman tekil bir varlık olarak düşünülür: dışarıda bir yerde duran, insanı yoldan çıkaran karanlık bir figür. Bu anlatım güçlüdür ama eksiktir. Çünkü şeytan kavramı, sadece “kim” sorusuna değil, “nasıl” sorusuna da cevap verir. Kur’an’daki şeytan dili dikkat çekicidir:

  • Fısıldar

  • Saptırır

  • Süreci bozarak işler


Bu, şeytanı sadece bir varlık değil, bir sapma mekaniği olarak da okumamıza izin verir.

 

Sapma Nedir?

Fizikte sapma, bir sistemin denge hâlinden uzaklaşmasıdır. Küçük bir bozulma, yeterince süre verilirse büyük sonuçlar doğurur. Kaos teorisi bunu açıkça söyler: Küçük sapmalar, büyük kaderler doğurur. Ahlâkî düzlemde de sapma böyledir: Büyük kötülükler ani doğmaz, küçük meşrulaştırmalarla başlar. Şeytan bu noktada kötülüğü icat eden değil, sapmayı süreklileştiren ilkedir.

 

Ego: Kozmik Merkez Yanılgısı

Ego, insanın kendini merkeze koyma eğilimidir. “Ben” demekle başlar ama “her şey bana göre”ye dönüşür. Bu dönüşüm, kozmik düzlemde ciddi bir kırılmadır. Çünkü evren merkezli değildir. İnsan merkezli hiç değildir. Ego şunu fısıldar:

  • Sen istisnasın

  • Senin yaptıkların iz bırakmaz

  • Kurallar başkaları içindir


Bu, evrenin hafızası fikriyle doğrudan çatışır.

 

İblis’in İtirazı: İlk Kozmik Sapma

İblis’in “Ben ondan üstünüm” itirazı, bir isyan değil; bir kıyas hatasıdır. Kendini merkeze koyarak hakikati ölçmeye çalışır. Bu çok kritiktir. Çünkü kötülük burada başlar: Hakikati kendine göre tartmak. Bu tavır, bireysel bir ahlâk sorunu değil; kozmik bir uyumsuzluktur.

 

Şeytanın Gücü Nereden Gelir?

Şeytanın gücü zorlamadan değil, iknadan gelir. Çünkü zorlanan eylem ahlâk üretmez. Şeytan:

  • Baskı kurmaz

  • Alternatif sunar

  • Meşrulaştırır


İnsana şöyle fısıldar:

  • “Bir defadan bir şey olmaz.”

  • “Herkes yapıyor.”

  • “Buna mecburdun.”


Bu cümleler, evrensel sapma cümleleridir.

 

Kozmik Düzende Bozulma

Eğer evren bir sahneyse ve ahlâk bu sahnenin düzeniyse, şeytan bu düzenin bozulma mekanizmasıdır. Bu bozulma evreni yıkmaz ama anlamı çarpıtır. Bu yüzden kötülük çoğu zaman çekici görünür. Çünkü düzeni tamamen reddetmez; bükerek kullanır. Şeytan, evrenin anlam akışındaki sistematik sapmadır. Belki de şeytan, evrene karşı bir güç değil; evreni kendine göre eğme çabasıdır.

  

Çoklu Evren, Tek Anlam

 

Mülk 3: Gökleri yedi tabaka halinde yaratan O'dur. Rahman'ın yaratmasında bir düzensizlik göremezsin. Bak bakalım, işleyiş yasalarında bir uygunsuzluk görebilecek misin?

 

 

Neden Birden Fazla Evren Düşünüyoruz?

Modern kozmoloji, tuhaf bir eşiğe geldi. Evrenin fizik sabitleri öylesine hassas ayarlanmış görünüyor ki, bu durum iki ihtimali doğuruyor: Ya bu ayar zorunludur ya da birden fazla evren vardır ve biz, yaşama izin veren nadir birinde bulunuyoruz. Çoklu evren fikri burada doğdu. Başta bir kaçış gibi görüldü; sonra ciddi teorik zemin kazandı. Ancak asıl soru şudur: Birden fazla evren varsa, anlam da bölünür mü?

 

Fizikte Çoklu Evren Taslakları

Fiziksel olarak çoklu evren tek bir fikir değildir:

  • Enflasyon baloncukları

  • Kuantum çoklu dallanmalar

  • Kara delik kaynaklı evrenler


Özellikle son dönemlerde evrenin bir büyük patlama ile oluşmadığı, devasa bir karadeliğin içerisinde olduğunu destekleyen teoriler çok yaygınlaşmaya başladı. Tüm bu modellerin ortak noktası şudur: Evren, tekil ve sonlu bir yapı olmak zorunda değildir. Ama bu modeller anlamın da çoğaldığını söylemezler.

 

Anlam Sayıyla Artar mı?

İnsan sezgisi şöyle çalışır: Bir şey çoğaldıkça değeri azalır. Çok evren varsa, bu evren önemsizleşir gibi hissedilir. Oysa bu sezgi, maddi şeyler için geçerlidir; anlam için değil. Bir kitap tek baskı da olsa, milyon baskı da olsa anlamı aynıdır. Anlam, kopyayla bölünmez. Bu yüzden çoklu evren, anlamı zayıflatmaz. Tam aksine, anlamın taşınabilirliğini gösterir.

 

Tek Anlamın Koşulu

Eğer evrenler varsa ve her biri farklıysa, ortak bir anlam ancak şu koşulla mümkündür:

  • Anlam evrenin içinde değil

  • Evrenin üzerindedir


Bu, anlamı fizik yasalarına değil; varoluşun yönüne bağlar. Bu yüzden ahlâk, tek bir evrene değil; bütün olasılıklara hitap eder.

 

Çokluk, Dağılma Değildir

Kur’an’daki “yedi gök” ifadesi, çokluk fikrine kapı aralar ama parçalanmayı değil, katmanlılığı ima eder. Katmanlar farklıdır ama kopuk değildir. Bu bakışla:

  • Çoklu evren → dağınık sahneler değil

  • Çok perdeli tek anlatıdır


Her perde farklı bir sahne açar; hikâye değişmez.

 

İnsan Çoklu Evren İçinde Nerede?

Eğer evrenler çoksa, insanın değeri azalmaz. Çünkü değer, sayıyla ölçülmez. İnsan:

  • Tekil olduğu için değil

  • Tanık olduğu için değerlidir


İnsan evreni taşımaz; evren, insanın tanıklığında anlam kazanır. Evrenler çoğalabilir ama anlam bölünmez. Bu, çokluğu korkutucu olmaktan çıkarır. Belki de çoklu evren fikrinin asıl mesajı anlamın tek bir sahneye sığmayacak kadar derin olduğudur.


İnsan: Evrenin Tanığı mı, Taşıyıcısı mı?

 

Ahzab 72: Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onu yüklenmeye yanaşmadılar. Ondan korktular. Onu insan yüklendi. O, çok zalim ve çok cahildir.

 

 

İnsan Evren İçinde Nerede Durur?

İnsan, evren karşısında kendini iki uçta konumlandırma eğilimindedir: Ya her şeyin merkezidir ya da önemsiz bir toz zerresi. Bu iki yaklaşım da eksiktir. Çünkü ikisi de insanı konum üzerinden tanımlar. Oysa insanın asıl farkı konumunda değil, tanıklığında yatar. Evren insan olmadan da var olabilir; ama evrenin anlamı, tanıklık olmadan eksik kalır. Kuantum teorisine göre evren, kesinlikler üzerine kurulu bir yapı değil, olasılıkların iç içe geçtiği dinamik bir gerçekliktir. En temel düzeyde parçacıklar, ölçülene kadar belirli bir konum ya da duruma sahip değildir; aynı anda birden fazla olasılığı taşırlar ve ancak gözlemle birlikte tek bir sonuç ortaya çıkar. Bu dünyada madde, dalga ve parçacık arasındaki keskin ayrımı yitirir; varlık hem titreşim hem de etkileşim olarak kendini gösterir. Boşluk bile mutlak bir yokluk değil, anlık ortaya çıkıp kaybolan enerjilerle dolu canlı bir zemindir. Böylece kuantum evreni, belirsizliğin bir eksiklik değil, doğanın temel ilkesi olduğu; gerçekliğin ise ölçüm, etkileşim ve olasılıkların ortak dansından doğduğu bir kozmos olarak karşımıza çıkar.

 

Tanık Olmak Ne Demektir?

Tanık olmak, sadece görmek değildir. Tanıklık:

  • Algılamayı

  • Yorumlamayı

  • Anlam yüklemeyi içerir


Bir olay, tanık olmadan sadece olur. Tanıkla birlikte ise anlatıya dönüşür. İnsan bu noktada evrenin yazarı değil; ama okuyucusudur. Ve okuma, pasif bir eylem değildir. Okunan şey değişmez belki, ama okuyan değişir.

 

Bilinç: Taşınan Şey mi, Taşıyan Şey mi?

Bu anlatım boyunca sık sık “bilgi”, “iz” ve “hafıza” kavramlarına değindik. Bilinç, bunların hepsinin kesişim noktasında durur. Bilinç:

  • Sadece beynin ürünü değildir

  • Ama bedenden de bağımsız değildir


Belki de bilinç evrenin kendine bakma biçimidir. Bu durumda insan:

  • Evrenin taşıdığı bir bilinç değil

  • Bilinci taşıyan bir evrendir


Bu tersine çevirme çok şey değiştirir.

 

Emanet Fikri

Kur’an’da geçen “emanet” kavramı çoğu zaman ahlâkî bir yükümlülük olarak ele alınır. Oysa emanet:

  • Sahiplik değil

  • Taşıyıcılık demektir


İnsan:

  • Evrene sahip değildir

  • Ama evrenin anlamını taşır


Bu yüzden insanın sorumluluğu, hükmetmek değil; korumak ve aktarmaktır.

 

Unutmak ve Hatırlamak

İnsan unutur. Belki de unutmak bir kusur değil, bir gerekliliktir. Çünkü her şeyi sürekli hatırlamak, yaşamayı imkânsız kılar. Ama unutmanın bir sınırı vardır. İnsan:

  • Kim olduğunu

  • Nerede durduğunu

  • Neye tanıklık ettiğini tamamen unutursa, anlam çözülür.


Dinlerin “hatırlatma” dili tam da burada devreye girer. Vahiy yeni bilgi getirmekten çok, unutulanı hatırlatır.

 

İnsan Taşıyorsa, Ne Taşır?

İnsan şunları taşır:

  • İzleri

  • Seçimleri

  • Sessizlikleri

  • Yarım kalmış niyetleri


Bu taşıma fiziksel değildir ama gerçektir. Eğer evren hafızaya sahipse, insan bu hafızanın hareketli noktasıdır. İnsan gider, sahne değişir; ama taşıdığı şey kaybolmaz. İnsan, evrenin merkezinde değil; anlam hattında durur. Bu hat, sorumluluğun başladığı yerdir. Belki de insanın asıl görevi, evreni anlamak değil; anlamı evrende taşımaktır.

 

Cennet ve Cehennem: Aynı Yerin İki Hali

 

Meryem 71: Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.

 

 

Cennet ve cehennem çoğu zaman birer mekân gibi algılanır. Birinde ödül vardır, diğerinde ise ceza. Biri uzak bir vaattir, diğeri ise ertelenmiş bir tehdit. Oysa Kur’an’ın dili dikkatle okunduğunda başka bir şey söyler: “Cennet ve cehennem, yalnızca gidilecek yerler değil; var olunacak hâllerdir.”


İnsan, henüz ölmeden önce de cennete yaklaşabilir. Ve yine insan, henüz hayattayken cehennemi tadabilir. Cennet, Kur’an’da sıkça “altından ırmaklar akan” bir yer olarak anlatılır. Bu tasvir, bir coğrafyadan çok sürekliliği ima eder. Akan şey sudan ibaret değildir; anlamdır, yön duygusudur, iç huzurdur. Cennet, insanın:

  • Kendisiyle barışık olduğu

  • Sınırlarını bildiği

  • Sorumlulukla özgürlüğü dengelediği bir varoluş hâlidir.


Bu yüzden cennet, sadece “verilen” değil; taşınan bir şeydir. Cehennem ise çoğu zaman ateşle anlatılır. Ama ateş burada sadece yakmaz; ayırır. Parçalar. Dağıtır. Cehennem, insanın:

  • Kendisiyle bağının koptuğu

  • Her şeyin anlamını yitirdiği

  • Sürekli bir eksiklik ve doyumsuzluk içinde kaldığı bir durumdur.


Cehennem, insanın başına bir anda gelmez. Cehennem, insanın alışa alışa düştüğü bir hâlettir.

Kur’an, cennet ve cehennemi anlatırken sık sık “karşılık” kelimesini kullanır. Bu çok önemlidir. Çünkü bu anlatım, ilahi adaleti keyfi bir dağıtım olmaktan çıkarır; sonucun, yönün doğal devamı olduğunu söyler. Yani:

  • Cennet, seçilen bir yolun devamıdır

  • Cehennem, ısrarla yürünmüş bir yönün sonudur


Bu yüzden Kur’an’da sıkça şu vurgu vardır: “Onlara zulmedilmedi; onlar kendilerine zulmettiler.”


“Evrenin Arka Kapısı” açısından bakıldığında cennet ve cehennem, evrenin dışındaki uzak mekânlar değil; insanın bilinçle kurduğu ilişkinin son biçimleridir. Evren nötrdür. Ama insanın evrenle kurduğu bağ, onu ya genişletir ya da daraltır. Cennet, genişlemedir. Cehennem, daralmadır. Biri nefes aldırır, diğeri boğar.  Belki de en çarpıcı soru şudur: “Cennet ve cehennem, gerçekten “sonra” mı başlar?” Yoksa ölüm, sadece zaten içinde yaşadığımız hâlin perdesini mi kaldırır? Eğer öyleyse, ölüm bir kapıdır; ama yeni bir yere değil, çoktan yönelmiş olduğumuz yere açılır. Cennet, insanın kendini gizlemeden yaşayabildiği hâlidir. Cehennem ise insanın kendinden bile kaçtığı ve belki de bu yüzden cennet anlatılırken “selam” vardır; cehennem anlatılırken “pişmanlık”. Biri tamamlanmışlıktır. Diğeri geç kalmışlıktır.


Cennet ve cehennem, insanın gittiği yerler değil; olduğu hâllerdir.


İnsan, büyük kavramları sever. Evreni, ölümü, cenneti, cehennemi düşünmek güvenlidir. Çünkü uzaktadır. Orada düşünürken, burada saklanabiliriz. Oysa asıl soru uzakta değildir.


Aynı şehirde yaşayan, aynı evde bulunan, hatta aynı masada oturan insanlar birbirinden ne kadar uzak olabilir? Cehennem bazen bir ateş değildir; aynı odada olup hiç temas edememektir. Sesin duyulup sözün geçmemesidir. Bakışın değip karşılık bulmamasıdır. Cennet de böyle başlar. Büyük bir müjdeyle değil; küçük bir temasla.


İnsan sabah uyanır ve telefonuna bakar. Dünyayı öğrenir ama kendini kaçırır. Gün boyunca birçok şey yapar ama çok az şeye hakikaten dokunur. Konuşur ama dinlemez. Görür ama fark etmez. Cehennem, bazen yoğunluktan ibarettir. Bu bir ahlak meselesi değil; dikkat meselesidir. Cennet ve cehennem, çoğu zaman aynı günün içinde yer değiştirir. Bir cümleyle genişleriz, bir susuşla daralırız. Bir bakışla rahatlarız, bir ihmal ile içimiz sıkışır. Kimse sabah “bugün cehennemi seçeceğim” demez. Ama birçok insan, gün boyu küçük vazgeçişlerle oraya yürür.


İnsan, cenneti hak etmekten önce taşıyabilmeli. Çünkü cennet, yükü ağır bir hâldir. Dikkat ister. Şefkat ister. Sorumluluk ister. Bu yüzden kolay değildir. Cehennem ise hafiftir. Düşmek gibidir. Bırakmak gibidir. Kendini salmak gibidir. Bu yüzden kalabalıktır.


Cennet ve cehennem, çoğu zaman yarın değil, bugün yaşanır.


Ölümden Sonra Ne Olur?

 

Rum 19: O, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır ve kışta ölümünün ardından baharda yeryüzünü tekrar diriltir. İşte siz de öldükten sonra böyle diriltilip, kabirlerinizden çıkarılacaksınız.

 

 

Bu araştırma boyunca tek bir soruya farklı dillerle yaklaştık: Evren gerçekten bitiyor mu, yoksa sadece değişiyor mu? Kara deliklerden gök kapılarına, ölümden ahlâka kadar uzanan bu yolculukta kesin cevaplar aramadık. Çünkü bazı sorular cevapla değil, yönle anlam kazanır.

Ölümden sonra ne olur?


Bilim bu soruya sessizdir. İnanç ise kesin konuşur. Ama ikisinin de ortak bir noktası vardır: Hiçbiri mutlak yokluğu işaret etmez. Fizik bilgiyi silmez, vahiy izi yok saymaz. İkisi de farklı dillerle aynı şeye temas eder: Süreklilik.


Bu araştırma şunları kanıtlamıyor;

  • Ölümden sonra hayatın fiziksel mekaniğini biliyoruz

  • Kara delikler başka evrenlere açılıyor

  • Bilinç ölçülebilir bir nesnedir


Ama şunu güçlü biçimde önerebilirim;

  • Evren tek katlı değildir.

  • Son sandığımız şeyler, çoğu zaman eşiktir.


Eğer ölüm bir eşikse, asıl soru “ne olacak?” değildir. Asıl soru şudur: Bu eşikten neyle geçeceğiz?

Çünkü eğer bilgi kaybolmuyorsa, hiçbir şey gerçekten geride kalmaz. Ne iyilik ne kötülük ne sessizlik ne de görmezden gelinen bir bakış. Hepsi bir iz olarak taşınır. Belki de ahlâk, bu yüzden vardır. Bir gün sorulacağı için değil, zaten kaybolmadığı için.


Bu tezler ile sizi bir inanca çağırmam mümkün değil. Ama bir bakış açısına ve düşünmeye davet ediyorum. O da evreni sonlar üzerinden değil, geçişler üzerinden okumak.

Çünkü geçiş varsa, anlam vardır. Anlam varsa, insan başıboş değildir.

 

Evrenin Arka Kapısı

 

Bakara 164: Göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbirlerini ardı sıra takip etmesinde; insanların yararlanmaları için denizde yüzen gemilerde, Allah'ın gökten indirip, onunla ölü toprağa hayat vererek, orada her türlü canlının yaşamasını sağladığı suda, rüzgârın yönlendirilmesinde, emre hazır bulutların yer ile gök arasında hareket ettirilmesinde aklını kullanan bir halk için birçok kanıt vardır.

 

 

Belki de evrenin bir arka kapısı vardır. Ön kapıdan gireriz: doğarız, büyürüz, öğreniriz. Her şey bu kapının önünde olur. Bilim, gündelik hayat, telaş, başarı, korku… Hepsi ön kapının ışığında yaşanır. Arka kapı ise sessizdir. Kimse orada uzun süre durmaz. Ölümle ilişkilendirilir, bu yüzden bakılmak istenmez. Oysa bazı evlerde asıl geçişler arka kapıdan olur. Kara delikler evrenin arka kapıları olabilir. Ölüm, insanın. Kıyamet, bütün bir sahnenin. Kapı kapandığında karanlık olur sanırız. Ama karanlık her zaman yokluk değildir. Bazen sadece ışığın yön değiştirmesidir. Belki de bu yüzden bazı soruların cevabı yoktur. Çünkü cevaplar kapının arkasındadır. Önünde bekleyenlere değil, geçenlere görünür. Ama kapı hâlâ duruyor. Bakmak mı, geçmek mi? Bu, artık sizin de sorunuz. Bu araştırmayı burada kapatıyorum. Amacım bir şeyleri ispat etmek değil. Bu araştırmadaki bazı konular bilimin ispat ettikleri noktalarken bazıları gün yüzüne çıkmayı bekliyor olabilir. Bazıları da muhtemelen insanoğlu tarafından hiç bilinemeyecek ve yalnızca gök kapıları açıldığında bileceğiz. Benim de tek amacım size farklı kapılar açmak ve düşündürmek. Akıl akıldan üstündür.


Not

Kuran ayetleri, anlamlarına yakın yansıttığına inandığım Erhan Aktaş meali üzerinden paylaşılmıştır. (www.acikkuran.com)



 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


IMG_3093.JPG

Ruhlarınız şarkı söylerse eğer, hayat sizleri dansa kaldıracaktır. 

Gelin beni yakından tanıyın :)

Let the posts
come to you.

Thanks for submitting!

Let me know what's on your mind

Thanks for submitting!

© 2023 by Turning Heads. Proudly created with Wix.com

bottom of page